Eray İspir

Eray İspir

26 Şubat 2021 00:04:00

Bence “Kalbine dokunacak şeyler yeme”

Dedenin yüzünden düşen bin parçaydı. Hayıflanıp duruyordu. Her zaman dert dinleyecek değildi ya, anlaşılan bu defa da dert yanmak istiyordu. Koca çınar hayli efkârlıydı. Her efkârlandığında eli sigara paketine veya pipoyla tütüne gittiği halde hiç de öyle bir yeltenmesi yoktu. Sadece oflayıp pufluyordu. En çok “La havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim.” arada sırada da “Sabır sabır, ya sabır!” diyordu.

Masamızda üç kişiydik. Neşe, Orçun ve ben… Duygu tezgâhta işiyle meşguldü. Ahmet az önce dışarıya çıkmıştı. Biz bizeydik yani. Birkaç kere o değillikten sıkıntısının nedenini sorduğumuz halde hiçbir cevap alamamıştık. Alışmıştık artık onun nazlanmalarına, hiç yadırgamadık. Meraklandırmak istediğinde naza çekerdi kendisini ama bu defa muradı o değildi. Gerçekten canı çok sıkkındı.

Bu defa bizim merakımız arttı. Bilmediğimiz bir derdi mi vardı? Söylemekten mi çekiniyordu? Mutlaka üzücü bir durum vardı ama nedense saklamayı tercih ediyordu.

Oradan buradan konuşmasına konuşuyordu da söylediklerinin, daralmasının nedeniyle alakası yoktu. Sebepten uzak sözler, birbiriyle ilişkisiz cümlelerdi.

“Yaşlılık, çocuklar! Bu yaştan sonra ne olur bizden? Arpaya koysan at yemez, tepide koysan it yemez!”

Birbirimize bakıyor, lafı nereye getireceğini merak ediyorduk. Neşe saf saf soruyor, deşeliyordu:

“Neden öyle diyorsun, dede? Sen yiyecek maddesi misin! Tüketici mi arıyorsun!”

Dede duymazlıktan geliyor, bahçe duvarlarına doğru bakıyordu. Açıklama yapacak hali mi yoktu, lüzum mu görmüyordu? Bir sağ ayağını solun üstüne, bir solu sağın üstüne atıyor, bunu yaparken de huzursuz huzursuz kıpırdanıp duruyor, bir türlü rahatlaşamıyordu.

Bir ara kalkıp lavaboya yöneldi. Sağ ayağını çeke çeke, belini tuta tuta gidiyordu. Zaten güçlükle yerinden kalkıp, yavaş yavaş doğruluyor, bir süre dizlerinin kendisini taşıyabilecek duruma gelmesini bekliyor, sonra da temkinli tedbirli yürümeye başlıyordu. Bu defa durumu daha beterdi. Mutat hareketleri daha bir ağır çekimdi. Ağrıları yine artmış olmalıydı.

Dönüşte de suratı sirke satıyordu. Ayaklarını sürüye sürüye yaklaştı, meşhur sandalyesine kendisini atıverdi. Bir süre sağ eliyle kalbine bastırdı. Sanki böyle yapınca kalbini tutacak, çarpıntısını geçirecekti. Kocaman iri delikli Karadenizli burnuyla aldığı nefes yetmiyor olsa gerek, ağzından soluyordu.

“Ah ah! Yerinden fırlayacak!..” dedi. Bir müddet öylece kaldı, Sadece nefes alıp verdi. Nihayet sakinleşti. Kaptan burada olsaydı ve bu halimi görseydi: “Kalbine iyi bak sevgili Sufi!” derdi. Ne demek isterdi? Kim söyleyecek?” diye ilave etti. Neşe:

“Bence “Kalbine dokunacak şeyler yeme, sağlığını ihmal etme, ağır işler yapma, kendini çok yorma, hafif sporlar, özellikle yürüyüş yap!” demek istemiştir.” dedi.

 

“Öyle derdi Neşe. Bedensel şikâyetim için dediklerini söylerdi. Fakat bir de ruhsal şikâyetlerimiz var ya… Onun için de farklı şeyler söylerdi. Dün uzletten bahsetmiştik. Neler demiştik? Bir hatırla!”

 

“Yalnızlıktan, sessizlikten, kendini dinlemekten, ruhunu ve geleceğini kurtarmaya çalışmaktan söz etmiştik.”

 

“Peki! Bunun için ne yapacaktık?”

 

“Kalbimizden dünya sevgisini çıkarmaya onu İlahi elektriğe bağlamaya çalışacaktık. Kalbimizi boşaltacak, nurla doldurmaya gayret edecektik. Bu şekilde arınacak, gerçeğe ulaşacak, İlahi huzur ve mutluluğa kavuşacaktık. Dahası da var ama bu kadarı yeter galiba.”

 

“Aferin! Dersini iyi dinlemiş, gerektiği gibi hazmetmişsin. Peki! İnzivaya çekilen kişi ne yaparak başaracak kalbini temizlemeyi?”

 

“Efdal-i zikirle… “Lâ İlahe İllallah!” yani “Allah’tan başka İlah yok! Yalnız Allah var!..” diye diye… Allah’ı birleyecek, kalbini tüm sevgi ve ilgilerden temizleyecek. Bu zikir, kalbin cilasıdır!”

 

“Evet! Kalp, Allah’ın evidir. O’nun oraya girebilmesi ve yerleşebilmesi için öncelikle o evin temizlenmesi gerekir. “Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan!” demiş şair. Dolu kalpte Allah’ın işi ne! Arzu edilen daimi zikirdir. Ağız, Allah’ın adıyla yaş kaldığı sürece O, onunladır. Zikir sadece sesle olmaz. Düşünceyle de olur. Neye baksan Allah’ı hatırlarsın. Hatırlamak, zikrin âlâsıdır. Akla getirmeden zikretmeyi papağan da yapıyor.”

 

“Konuyu değiştirdin Dede!” dedim. “Aslında kalbin sıkışıyor. Hastalığından bahsetmek istemiyorsun. Senin mutlaka doktora gitmen lazım!”.

 

“Mübalağa etme Semiray! Benim bir şeyciğim yok! Sapasağlamım Evelallah!”

 

“Dede! Ben birazcık anlıyorum kalp rahatsızlığından. Bitişik komşumuzun çocuğunun kalbi delik… Henüz dört yaşında… Gerçi bütün çocuklar kalpleri delik doğarmış. O delik normalde bir buçuk yaşına kadar kapanırmış. Bazılarında bu süreç daha da fazla olabilirmiş. Beş altı yaşına kadar sürebilirmiş. Parmak uçları, kulak memeleri, dudakları morarıyorsa henüz kapanmamış demekmiş. İyi beslenir ve hareket ederse korkulacak bir şey yokmuş. Her şey düzene girebilirmiş. Beş altı yaşında da kapanmazsa, on iki yaşında ameliyatla kapatılacakmış.”

 

“Onu Yaratan, gelişimini de tamamlayacaktır, İnşallah! Allah Şafi’dir. Habir’dir. Haberdardır ve şifa bahşedecektir. Merak etmesinler. İyi beslesinler ve dua etsinler.”

 

“Nurşen’in babası da kalp hastası… Onun da gözlerinin etrafı koyu gri… Boyanmış gibi… Yanakları al al… Epeyce de kilolu… Senin de gözlerin çökmüş ve etrafı kararmış. Yanakların da kızarmış. Son zamanlarda böylesin. Önceki halini bilmesem…”

 

“Tamam! Doktora gitmeye lüzum kalmadı. Semiray teşhisi koydu! Kızım! Bu kalp, sıradan bir adamın kalbi değil! Şair kalbi!.. Ne acılar çekti de bir şey olmadı! Yakışır mı bir şairin kalbine hastalık! Gümbür gümbür!.. Bak!..” diye güldü ve sonra ciddiyetini takınarak devam etti: 

“İçime akan gözyaşlarımla daima nemlidir benim yüreğim. İçinde ateş yanar. Yanmayan yerini bulamazsın. Nicedir kararmıştı, karanlıktı. Kaptan onu tutuşturdu. İçine bir ışık yaktı. Aydınlattı.

Tek arzu kaldı yüreğimde. Beni yaşatan tek duygu Allah aşkı! Öyle bir yazmış ki kalbimin içine O’nun adını, hiçbir silgi silemez!” 

“Yine laf karıştırıyorsun Dede! Yaşlılar neden hastaneye gitmek istemezler? “Şimdi gidersem doktor hastalık çıkarır!” diye korkarlar? Varsa çıkaracak doktor, yoksa hastalık getirip koymayacak ya!” dedi Neşe.

“Bak! Orçun hiç konuşuyor mu! Erkek adam az der, tam der!” dedi Define, Orçun’a bakarak. O da taşı gediğine koydu:

“Ben de bir hadis söyleyeyim o zaman: “Dikkat ediniz ki insanın cesedinde bir et parçası vardır. O et parçası sâlih oldukça bütün vücuttaki âzâlar sağlam olur. Eğer o fâsid olursa bütün ceset bozulur. O et parçası kalptir.” Efendimiz de az söyler, tam söylerdi. Seni doktora ben götüreceğim Dede. Yarın sabah erkenden hazır ol!”

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları