Sinem Kırıcı

Sinem Kırıcı

16 Haziran 2021 00:50:00

Bir gençlik hikâyesi...

“Ben ailemden, mazimden epey bahsettim ama sizinkiler hakkında pek bir şey bildiğim söylenemez. Sakıncası yoksa, onlardan bahseder misin?” diyen Define’ye, Sadullah Bey güzel bir beyitle cevap verdi.

“Benim derdi derunum aşık ı zar olmayan bilmez.

Muhabbet bir beladır ki giriftar olmayan bilmez.”

"Bursalı Halîmî... Çok severim bu bercestesini!"

“Bir çiftçi çocuğuyum. Yerimizden yöremizden bir kızla evlendim. Hanımımın adı Zeliha. Otuz altı yıllık bir beraberliğimiz, otuz üç yaşında ve otuz yaşında iki oğlum var. Büyük Haldun, küçük Haluk... Bursa’ya önce Haluk geldi, eşi, oğlu ve kızıyla. Arkasından bizi de taşıdı. Haldun terk i diyar etti. Annesinden başka kimse bilmiyordu yerini. Onunla telefonlaşıyorlardı. Ben de bilmek istemiyordum. Sonra gelinden öğrendim nerde olduklarını. Manisa’ya yerleşmişler. Araları açılmış. İki tarafı da dinlemek icap etti. Kalkıp gittim. Yedi katlı bir binanın son katında, kıt kanaat yaşamaya çalışıyorlar. Kıza dedim olmadı, oğlana dedim olmadı. Baktım ki ipler çoktan kopmuş! Köprüler atılmış! Gemiler yakılmış! Kızı alıp gelmek düştü bana. O zamandan beri yanımızda. Bizi, özellikle beni çok sever. Annesinin babasının evine dönmek istemedi. Bizimle kalmayı tercih etti. Biz de ondan hoşnuduz. Hele torun! Ona can feda! Hata iki taraflı... Tek taraflı olsaydı telkinle falan belki hale yola konurdu ama iş artık çığırından çıkmış! Baba olacağına taş ol! Evladın var mı derdin de var! Mesele biter mi azizim! Dert bir değil bin!”

“Şimdiki gençler mesuliyetsiz. Birini alıyorlar, bir süre sonra ona buna dallanmaya başlıyorlar. Evdeki, mutfağa aşçı, ortalığa hizmetçi... Beyim bakımlı kadın ister. Hele bir de çocuk varsa... Kadın ana değil dadı... “Çocuklu kadınla goduklu eşekle yola çıkma!” derlerdi eskiden. Çocuk kısmı durdan sustan anlamaz! Hanım biraz da kilo aldıysa doğumda, yanına yakışmaz! Hele gece hayatı varsa, ona hiç ayak uyduramaz. Gelir seviyesine bakmaz, evdekini gözü tutmaz! O onundur artık. Resmen kölesi... Yani eli mahkûm... Elde bir!”

“Belki öyledir ama gelinde hiç mi suç yok! İkisi de mükemmel değil ama o da masum değil.”

“Benim çocuklarım da uzakta... Bazı geceler rüyamda geldiklerini görüyordum. Sarılmışım üçüne de... O anda bir uyanıyordum, sara tutmuş gibi nefes alamıyordum, susturabilene aşk olsun!.. Hele cimcime! Gözümde tütüyordu!”

“Tütmez mi yahu! Evlat!.. Bu benim ikinci evliliğim azizim. Benim de bir cimcimem vardı ama şimdi otuz dokuz yaşında evli barklı, anasına ve yatalak kayınvalidesiyle kayınpederine bakan, üç çocuklu bir hanım... Benim hasretim otuz sekiz yıllık ama alıştım artık. Sık sık telefonlaşırız, arada sırada buluşur konuşuruz.”

“Allah sabır versin! Mükafatını mutlaka verir!”

“Onlar İstanbul’da kaldılar. Geçenlerde yanına gittim. “Baba, ne olur baş başa dolaşalım!” dedi. Aklı sıra, çocukluğunu yaşamaya, babasızlığının açtığı yaraları onarmaya çalışıyor. Annesine görünmedim. Neme lazım! Kadın acayip! Ruh hastası! İnanmazsın, bir avuç kocakarı oldu, hâlâ asker yolu gözler gibi beni bekliyor! Kızımla dışarıda buluşuyoruz.”

“İlk hanımından mı?”

 

“Evet. Evliliğimiz çok kısa sürdü zaten. Annesi yüzünden başlamasıyla bitmesi bir oldu. Çok düşkündü bana. O kadar kıskançtı ki dayanılacak gibi değil! Daima onunla meşgul olacakmışım. Gazete kitap falan okumayacakmışım. Radyo yerine onu dinleyecekmişim. Yanıma kimse yaklaşamazmış. İşyerinde kadınlar kızlar var mıymış? Annesinden, kız kardeşinden bile kıskanırdı. Bir de çok paragözdü! Kızım öyle değil. Mütedeyyin, olgun bir hanımefendi...”

“Onun adı aşk, ihtiras falan değil! Düpedüz hastalık! Tedavisi gerekirmiş. Keşke hemen o zaman başlansaymış! Belki biraz düzelebilirdi. Şimdi artık iş işten geçmiştir. Hastalık kronikleşmiş, o huylar kemikleşmiştir. Çok üzüldüm! Onun için de senin için de... En çok da o babasız kalan kız yetimi için... Onun çektiklerinin telafisi mümkün değil! Kendimden biliyorum.”

“Bütün sebep, tutarsız davranışları, akıl işi olmayan hareketleri... Giderek tam anlamıyla bir psikopat haline geldi.”

“Bir gençlik hikâyesi...”

 

“Gençlik hatası... Kızım doğduğunda askerdeydim. O da küçüktü. Kızıma bile bakamayacak kadar bilgisiz, beceriksiz, toy... Ona anneannesi baktı. Zaten hep o baktı. Bizimkinin bütün derdi bendim. Bir daha evlenmedi. Hep bana ulaşma yollarını aradı durdu. Kızımı da vasıta etti.”

“O, zavallı bir ruh hastasıymış. Sevgi açı... Çocukluğu analı babalı mı geçmiş?”

“Evet. Uzun yaşadılar hem de. İyi insanlardı. Ailesinde problem yok. Mesele kendisinde... Sevgiye doymaz o! Ne kadar sevilirse sevilsin ona yetmez! Tatmin etmez! Sonunda bezdirdi beni. Alıp başımı, memlekete döndüm.”

“Bir başına mı? Kızın, karın?”

“Ona çok söyledim. Benimle gelmek istemedi. Birkaç kere gidip geldim. Her seferinde tası tarağı toplayıp birlikte gitmeyi teklif ettim. Yalvardım yakardım, inat etti! Ailesi de istemedi birlikte gitmemizi. “Biz burada kalalım. Sen git!” dedi bana. Çocuğumun hasretine dayanamayacağımı, döneceğimi sandı. Bağrıma taş bastım.”

 

“Sen de inatçıymışsın!”

“İnat da değil! Onunla orada kalsaydım, ayak bağı olacaktı bana. Kadın kız var diye işe göndermeyecekti. Ne kavgalar etti o yüzden benimle! Eskişehir’de çok güzel, manken gibi bir kızla evlendim. Yanında çalıştığım adamın kızı... İlkten vermek istemediler. Fakirdim ya... “İstanbul’a döneceğim o zaman!” deyince beni bırakmak istemedi. Yelkenleri suya indirdi patron.”

 

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları