Küşleme Sofrası (Kebapçı Mustafa Bakışgan)- Hindistan esintisi

Uzun bir aradan sonra, şahsi meselelerimi hallederek tekrar yazı yazmaya nihayet başlayabiliyorum. Severek yazdığım mekan değerlendirme yazımda bu defa, Gaziantep’in meşhur kebapçısı Halil Bakışgan Usta’nın amcazadesi Mustafa Bakışgan Usta’nın kebap salonundan bahsedeceğiz.

Muhit olarak uzak ve yolları karışık bir yerde yer alan Kebapçı Mustafa, Kebapçı Halil Usta’nın esas mekanının civarında olup arabanızı park edebilmek için ara sokaklarda hayli yer aramanız gerekecektir.

Temizlik meselesine salaş bir kebapçıdan beklenilecek kadar özen göstermesine ve titizliklerinin vasat derece sayılabilmesine rağmen personelin çok da soğuk olmayan tutumu, siparişiniz öncesi size yardım edecektir.

Aslında genel sunumları, sipariş almaktan ziyade kişi sayısına göre hazırlanan karışık kebapları olup biz servis ettikleri tüm lezzetleri tattığımızdan sağlıklı bir yoruma erişebildiğimizi düşünüyorum. Tabii karışık kebaptan başka sipariş vermeniz de mümkün olmasına rağmen kendilerinin tavsiyeleri de karışık kebap tercihi yönünde olacaktır.

Gelelim lezzetlerine, diğer salaş kebapçıların çoğunda olduğu gibi meze bahsinde hayli zayıf kalmalarına rağmen bir mekanın asıl değeri sunduğu ürünlerin çokluğu değil kalitesinde saklıdır, ayrıca salata ve ayranlarının lezzetli olduğunu belirtmem gerekiyor.

Kendilerinin en beğendiğim eti, kesinlikle küşlemeydi. Ustalıkla pişirilmiş, sos ve baharata bulanmamış gerçek ve kaliteli bir küşleme yerken damağınız şenlenecektir ama söylemezsem olmaz ki, küşleme tikeleri arasında bazı lüzumsuz tikeler mevcut olduğundan yemeğin seyir keyfini azaltan bir durum ortaya çıkacaktır.

Kıymaları, yağ oranı noktasında başarıya ulaşmış olsa da baharata bulanmış bir halde olup et kalitesi olarak da hayli düşük performans gösteriyordu, aynı sorun tavuk sarma şişlerinde ve kuşbaşılarında da göze çarpar haldeydi. Pirzolaları ise kemiksiz ve aşırı kuruydu, yanlış pişirilmiş ve baharata bulanmış pirzola kesinlikle yediğimiz diğer kaliteli pirzolalara kıyasen kayda değer bir başarı gösteremedi.

Fiyat açısından beklediğimden daha ucuz bir politikaları olsa da yine da aynı fiyata bu şehirde çok daha iyi kebap yemek gayet mümkündür. Her şeye rağmen, kaliteli küşlemelerini denemek için bir kere gidilmekten zarar gelinmeyecek bir mekan olarak hafızalarınıza işlenebilir.

Mekan değerlendirme yazımız bittiğine göre yazımızın esasını teşkil eden, Hindistan’ın kendisine özgü belli başlı dini inançlarına göz atacağımız kısma geçebiliriz.

Hindistan sıcak, bereketli hatta bana göre daima egzotiktir ve fakat merak sınırlarım içerisinde dahi yer almamasına rağmen son günlerde yediğim bazı Hint yemeklerinin ilgimi çektiğini söyleyebilirim.

Elbette ki Hindistan, sadece Hinduizm yahut Budizm üzerinden anlaşılacak bir halde değildir. Binaenaleyh Hindistan için bu iki olgu ehemmiyet arz etmekte olup farklı farklı pek çok inanç da Hindistan’da mevcut bulunmaktadır. Öyle ya, modern zamanların etkisi ile yeni yeni inanç sistemlerinin de doğabileceğinin inkarı mümkün değildir.

Şiddetsizlik ve durağanlık esaslarını benimsemiş olan Hinduizm, akıl ve zihnin ancak ruh tarafından yönlendirilmesi halinde gerçek bir bilinç seviyesine ulaşabileceğini iddia etmektedir ki, Platon’a göre dahi mutluluk ancak ruhun akıl ve tutkuları himaye etmesiyle elde edilebilecektir.

Yoğun bir çileciliği ve manastır hayatını, yeniden doğuş döngüsünü kırıp sonsuzluğa karışmanın genel noktası olarak gören Hindular; yeniden doğuş döngüsünü ancak Brahma denilen din adamlarının kırabileceğini iddia etmekte ve bireyler, Brahma olarak doğana kadar tekrar tekrar iyi yaşayarak seviyelerini yükseltmelidirler.

Yaşam Tanrı tarafından ona tekrar ulaşana kadar sırtımıza yüklenmiş bir cezadır ve insan habis bir varlık olduğundan kendisini ancak meditasyon yaparak temizleyebilir ve yaşam cezasını katlanılır düzeyde tutabilir, görüşünü benimseyen Hinduizm’in meditasyon görüşleri aşağıda değineceğimiz Budizm tarafından da müttefikan kabul edilmektedir. Lakin Budistler, sadece din adamlarının derinlikli bir meditasyon yapabileceğini iddia eden Hinduların aksine meditasyonu herkesin yapabileceğini ve yine herkesin derinliğe sahip olabileceğini savunmaktadır.

Bittabi ki, yaşamın bir sınav ve ceza olduğuna inanan Hindu inanç sisteminde kader anlayışından da söz edilemeyecektir. Aksine neden-sonuç kuramı ve eylemlerinin birbirleri üzerinde bir etki doğurduğuna yönelik, yoğun ve katı bir inanç esası bulunmaktadır.

Hindu inanç sistemi, yeniden doğuş döngüsünün kırılması neticesinde kişinin ulaşacağı kutsal seviyeye Brahman demektedir ki; Brahman evrenin tamamını ve hatta daha fazlasını kapsayan kutsal bir yapıdır, bir başka deyişle yaratıcı Tanrı ile özdeş bir Tekillik durumudur.

Hindu zamanlama sistemine göre, tüm çağların en yozlaşmışı olan Kali Yuga (Demir Çağ)’dayız ve insanların dünya üstünde yürüdüğü ilk çağlar ise Krita (Altın Çağ) olarak adlandırılmaktadır. Zaman ve insanlar gittikçe yozlaşmaktadır çünkü ölçülülük ve boyun eğme erdemi gittikçe ortadan kaybolmaktadır. İnsanlar, hırslarına boyun eğerek Brahman’ın inşa ettiği kutsal toplumsal yapıyı yıkmakta ve iç dengeyi bozmaktadırlar.

Budizm ise her açıdan Hinduizm’e verilmiş bir tepki gibidir, onun dayattığı pek çok toplumsal ve ruhani boyunduruğu reddetmektedir. Diyebiliriz ki, İslam nasıl toplumsal yaşantıyı hukuk üstünden düzenleme gayesiyle hareket ediyorsa Budizm de toplumsal yaşantıyı vicdan yoluyla düzenleme saikindedir.

Kimilerine göre bir dinden ziyade bir ahlak sistemleri bütünü olarak adlandırılan Budizm farkındalık, kibarlık ve şefkati kendisine esas olarak belirlemekte ve bir Tanrı kavramını zımnen reddetmektedir. Hâkim söylentinin dediği gibi “Budizm’e inanmazsınız, onu uygularsınız.” Budizm, bir ahlaklı yaşam tarzından ibarettir. Böylesi ahlak temelli bir yaşantıyı yücelten kişi ise kuşkusuz Buda’ydı.

Doğum adı Siddhartha Gautama olan Buda, aristokrat bir ailenin imkanları olan çocuğuydu ve yaşı büyüdükçe dış dünyaya merak duymaya başladı. Hakikatin sırrına vakıf olmak için her şeyi geride bırakmasını gerektiğini düşünerek aile malikanesinden kaçtı ve dış dünyayı, uzun seneler bir lokma bir hırka mantığıyla gezdi.

Çocukluk çağından beri bir yoga üstadı olan Siddhartha, tipik bir Hindu olarak uzun seneler yaşadı ve kendini her türlü zevkten sakınarak seyahat etmeye devam etti. Yaşamın acı vericiliğini azaltacak ve yaşam cezasını bitirecek bir öğretinin peşinde aç ve susuz dolanarak vücudunu zayıf düşürdü ve en sonunda ölüm kapısını çaldı. Ölümün eşiğindeyken yediği pirinç lapasından çok keyif aldı ve bu keyif duygusundan utanarak hemen yanı başındaki incir ağacının altına oturup aradığı hakikati bulana kadar meditasyon yapacağına dair bir yemin etti.

Uzun bir süre sonra meditasyonunu bitirdiğinde, gerçeği bulduğunu iddia ediyordu. Ona göre her şey gelip geçici idi ve bu “an” daha şimdiden ölüyordu. Geçmiş çoktan ölmüştü ve gelecek ise belirsizlikten ibaretti, yapılması gereken aynı esnada yaşayan ve ölen bu “an” üzerinde dikkat toplamak olup aksi yöndeki her türlü kaygı, bireyi yeniden doğuş döngüsüne daha da hapsediyordu. Yapılması gereken her şeyin öldüğünü ve geçiciliğini fark ederek onlara merhamet duymak ve ulvi ama nazik bir yaşam tarzı belirmekti.

Yaşam acı vericiydi ama aynı zamanda yaşamın kendisi dahi, en küçük zaman kırıntısında bile defalarca ölüyordu; zaten ölmüş olan ve ölecek olan bir olgu için hayıflanmak yerine, elimizde bulunan azıcık zamanda iyi birey olarak erdem timsaline dönüşmeliydik.

Ona göre şiddetli bir çabadan ziyade makul ama istikrarlı bir çaba, bireyi iyi kılmak için yeterliydi. Bu yüzden dünya nimetlerinden bir daha kendisini alıkoymadı ama onlara asla da bağımlılık hissetmedi, tıpkı gelip geçen diğer her şey gibi onların da varlığı ile yokluğu birdi.

Yeniden doğuş döngüsünü kırmak için Brahma denilen din adamları sınıfına dahil olana kadar yeniden yaşamak, lüzumsuzdu. Bilakis her birey, hiçbir şeye hatta fakirliğin kendisine bile bağlılık duymadan ölçülü ve “an” farkındalığı yaşayarak aydınlanabilecek ve yeniden doğuş döngüsünü kırabilecektir.

En sonunda kendini toparlamış bir şekilde incir ağacının altından kalkıp öğrencilerini bulmak için yola çıktığında karşısına çıkan ilk insan, onun yüzündeki ışıltıya ve huzura şaşırarak ne olduğunu sordu.

“Ben buddhoyum!” (Aydınlanmış Olan)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Aykut Demir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Pusula Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Pusula Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Pusula Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Pusula Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.