19 mayıs, bir mit mi yoksa hucumdarlık mı?

Bu defaki köşe yazımızın konusu, 19 Mayıs. Elbette hamasi bir üslupla bu tarihin Milli Mücadele için ne derece ehemmiyet ihtiva ettiğini anlatacak değiliz; bilakis bu olaya giden süreç nasıl yaşandı, istedim ki bir görelim ve inceleyelim.

I. Cihan Harbinin seyri de nihayete erişi de her bir ince bahsi ayrı olmak üzere, bir tufan olup bu yazımızda bu sürece de pek değinmeyeceğiz. Ama ne kadar yazılsa ve çizilse de beyhude, hepimizin müttefikan varacağı sonuç yeganedir. Osmanlı, hayal edilemeyecek şekilde hezimete uğramış haldedir; İmparatorluğun subayları, paşaları, kalem ehli ve dahi içtimai taifesi bildikleri ve sarıldıkları dünyanın ve ideallerin tarifsiz yıkımına şahit olarak tasavvur dünyalarını değiştirme gayreti içerisindedir. Ama en önemlisi ve evveli, hiçbir mağlup devlete gösterilmeyen feci muameleyi ivedilikle savuşturmak gerekmektedir.

I. Cihan Harbi sonrası mağlup devletler, ateşkes imzaladıkları esnada haiz oldukları topraklardaki egemenlik haklarını en azından nihai barış andlaşmaları akdedilene kadar doğrudan yürütebilecekken Osmanlı bambaşka bir hale sürüklenecektir. Ateşkes andlaşmasının hemen akabinde, henüz Osmanlı mülkü olan Musul uluslararası hukuka aykırı olarak işgal edilecek ve fakat bu toprağın zaten savunulamaz ve hayli ırak olmasından ötürü ciddi bir tepki verilemeyecektir. Binaenaleyh Anadolu, bambaşka bir mevzudur. İtilaf Devletleri, kendilerine verilen haklara dayanarak Anadolu’da da muhtelif bölgeleri işgal etmeye başlayacak ve burada, Halife’nin ve yerel halkın bekasını koruduklarını iddia edeceklerdir.

Durum apaçık ortadadır, Osmanlı bir yağmaya ve peşkeşe maruz bırakılmaktadır. Mamafih, tepki gösterecek veyahut silahlı direnişi tertip edecek herhangi bir üstün ve yetkin otorite ne başkentte ne de diğer bölgelerde bulunmaktadır. Harbin bitimini takiben üst düzey pek çok Osmanlı paşası, orduları terhis edilmek suretiyle İstanbul’a çağırılarak kızağa çekilecek ve göz hapsinde tutulacaktır. Ehil pek çok gözün fark edeceği üzere, Boğaz’daki İtilaf gemileri toplarını Saray’a ve idareye çevirmişken başkentten herhangi bir çaba mümkün de değildir.

İşbu sebeple ki Osmanlı yönetimi çareyi, henüz işgal edilmemiş bölgeleri işgalden sakınmak için ordu müfettişliği adı altında üç olağanüstü makamın icadında bulacak ve bu makamlara Fevzi Çakmak, Mersinli Cemal ve Mustafa Kemal Paşaların tayinini sağlayacaktır. Görünürdeki ve söylenen amaç, ihtilaflı bölgelerde sükuneti sağlayarak İtilaf Devletlerinin işgal hareketine engel olmak olmasına rağmen işin iç yüzü bambaşkadır.

Pek çok paşanın fikri ortaktır, içlerinden bazılarını olağanüstü yetkiler ile Anadolu’ya göndererek orada bir kamuoyu veyahut gerekiyorsa terhis edilmiş kuvvetler toplanarak direniş tertip edilmesi temin edilmelidir. Bu amaç için öncelikle direnişçi sempatizanı Şakir Paşa’nın, Harbiye Nezaretinin başına geçmesi için kulis çalışması yapılacaktır. Şakir Paşa’nın başa geçmesinin ardından ise sırada İngiliz muhibi Sadrazam Damat Ferit Paşa’dan, Anadolu’ya geçiş için izin almak gerekecektir.

Ama ne Damat Ferit ne İngilizler, duyumsuz değildir. Anadolu’ya geçip direniş teşkil etme amacından muhaber bu iki taraf da Anadolu’ya göndermek üzere uysal ve akil bir paşa arayışı içerisindedir. İttihatçıların tüm İstanbul’da devri kapanmış, her biri devri sabık hareketine maruz bırakılmıştır. Bu yüzden gönderilecek kişinin İttihatçı olmaması, elzemdir. Ali Fuat Cebesoy’un kayınpederinin üstün gayretleri sayesinde, Mustafa Kemal’in İttihatçı olmadığı aksine 1913’ten beri İttihatçı muhalifi olduğu görüşü yaygınlaşacak ve Damat Ferit, Mustafa Kemal’i şahsen iki kere yemeğe davet ederek onu ölçüp biçecek ve akabinde ordu müfettişliği görevi için cevaz verecektir.

Sultan VI. Mehmed Vahideddin ise, Mustafa Kemal’i veliahtlık dönemlerinden tanımakta olduğundan ona güvenmekte ama devletin içinde bulunduğu zor durumu da fark etmektedir. Mustafa Kemal’i sadece Şakir Paşa ve Başmabeyncisinin bulunduğu Dolmabahçe Camiindeki padişah odasında huzura kabul eden Sultan, ona devleti kurtarma şansına sahip olduğunu ama saltanat ve Hilafet makamına halel getirmemesi gerektiğini belirterek yemin ettirecektir. Mustafa Kemal’in tabiriyle, dış dünyanın duymaması için diz dize ve fısıltıyla gerçekleşen bu görüşme neticesinde Mustafa Kemal’in ordu müfettişi olarak Anadolu’ya geçişine İngiliz vizesi alınarak izin verilecektir.

Anlatılanlardan, Milli Mücadele’nin Vahideddin’in bir planı olduğu sonucuna varılmamalıdır. Zira bugün elimizde mevcut bulunan Mustafa Kemal muhalifi pek çok şahsın anı ve vesikaları bile Damat Ferit Paşa ve Sultan’ın, başta Harbiye Nazırı Şakir Paşa olmak üzere devletin önde gelen çoğu paşasının telkinleriyle Anadolu geçişine onay verdiğini ispatlamaktadır. Ne var ki Mustafa Kemal ve Sultan arasında yapılan görüşme ve izin sürecinde, Vahideddin’in neyi düşünüp neyi bildiğinden asla kesin olarak emin olamayacağız.

Öyle ise Murat Bardakçı’nın çok doğru tabiriyle “bir devlet operasyonu” olan 19 Mayıs’a Mustafa Kemal’in gönderilmesine, direnişçi subaylar tarafından nasıl karar verildi? Cevap çok açık şekilde önümüzde uzanmaktadır, Mustafa Kemal, mimli İttihatçı etiketine sahip olmadığı gibi Birinci Cihan Harbinin en gözde paşalarındandır. Diğer pek çok paşa, emrindeki orduları (daha doğrusu kılıç artığı olarak nitelendirilecek az sayıdaki kuvveti) Anadolu’ya zar zor ulaştırırken Mustafa Kemal emrindeki kuvvetlerin görece iyi bir durumda Anadolu’ya çekilmesini sağlayacaktır; üstelik bu işi “cehenneme dönmüş” Suriye Cephesindeki İmparatorluğun mahvına sebep olan bozgunlara rağmen gerçekleştirecektir. O aynı zamanda, hemzama arkadaşlarının aksine karakteri ve duruşuyla pek çok kesimin de saygısını kazanmış haldedir. Boğaz’daki İtilaf gemilerini gördüğünde söylediği söz onun azmini ve inancını ispatlamaya kafidir: Geldikleri gibi giderler.

Samsun’a yola çıkan Mustafa Kemal’e, o dönem Osmanlı vapurlarından en hızlısı Bandırma tahsis edilecektir ki peşinden İngilizler gelirse kaçmayı başarabilsin. Aynı zamanda kendisi, vapur güzergahını da planlanan rotaya rağmen değiştirecektir ki İngilizler onu ararsa bulamasınlar. Ufukta İngiliz gemisi görülürse sandalla en yakın kara parçasına çıkarak yola Karadeniz Dağlarından devam etmeyi bile düşünecektir.

Mustafa Kemal’in resmî görevle görevlendirilmesi de demek değildir ki Milli Mücadele, Damat Ferit Paşa yönetimindeki hükumetin eseridir. Aksine kendisi, Samsun’a çıktıktan bir süre sonra merkezi idarenin baskılarına dayanamayarak önce askerlik görevinden istifa edecek takiben de hakkında idam kararı verilecektir. O, bu yola kefenini giyerek çıktığını bilmektedir. Ona binaen ise, pek çok paşa illegal yolları kullanarak Anadolu’ya ulaşacak ve Mustafa Kemal’in örgütlemeye başladığı Milli Mücadele’ye katılacaktır ve zafere giden yolda, kefenlerini giyerek yürüyeceklerdir.

Sanıyorum ki Mustafa Kemal olmasa da öyle ya da böyle Milli Mücadele başlayacaktı ki, Anadolu’nun muhtelif mıntıkalarında örgütlenmeler zaten başlamış haldeydi. Kuşkusuz, İstanbul’daki paşalar da mümkün bir zamanda bu mücadeleye katılarak destek vereceklerdi; ama tarihi bakiye bize göstermektedir ki Mustafa Kemal olmasaydı, Milli Mücadele’nin kesif vaziyette başarıya ulaşabileceği çok ciddi şüpheleri ihtiva etmektedir. Tabii tarih, eğerler ile asla ama asla düşünülmemelidir.

Gelelim son bahse, Sultan’a. Çok iyi anlamamız gereken şey, Osmanlı idaresi 1909’dan beri tamamen ve vasıflı bir şekilde meşruti monarşiye dönmüş haldedir. Hatta diyebiliriz ki, Sultan bazı yetkileri haiz olsa da bu yetkilerin kapsamı ve işlevselliği hem hukuken hem fiilen neredeyse sıfıra indirgenmiş vaziyettedir. O halde, genel tabirle sembolik bir Japon yahut İngiliz yahut Hollanda monarkından farkı kalmamış Osmanlı padişahının, sanki yürütme ve yasama yetkisi varmış ve hainmiş yahut kahramanmış gibi lanse edilmesi de tarihsel bakış açısına tamamen aykırıdır. Vahideddin’i sadece şahsi bakış açısına göre yargılayabiliriz ki, unutmamak lazım kendisi padişahı olduğu devlet gibi ziyadesiyle eskimiş ve tükenmiş vaziyetteydi.  Ve asla ama asla, aksi bir veri elimize ulaşmadıkça Vahideddin’i şahsi bakış açısına göre değerlendirecek bir bilgiye sahip değiliz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Aykut Demir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Pusula Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Pusula Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Pusula Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Pusula Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.