Kalemler Emanettir-2

Geçen yüzyılın zihinsel mantığıyla hemen hepimiz dünyayı ‘gelişmiş’ ve ‘gelişmemiş’ bloklar olarak ikiye ayırmayı alışkanlık edindik veya bu tablo zihin ve ruh dünyalarımıza öyle enjekte edildi. İncelikle uygulanmış planlı bir örtbas etme senaryosunun neticesi olan bu ayrımsamada dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun oluşturulan algıda ‘gelişmiş’ olan genel anlamda batı; ‘gelişmemiş’ olan da dünyanın geriye kalan kısmı oluyor. 

Akledebilen bir kalple bakın dünyaya…

Yerleri ve yurtları talan edilmiş, doğal kaynakları yağmalanmış ve kendilerine kendi yurtlarında yaşam hakkı tanınmamış mülteciler denizlerde kitleler halinde can veriyor, sığınma kamplarında yürek sancısı manzaralarla olumsuz şartlar altında yaşıyor, ulusaşırı göçmenler karın tokluğuna batı şehirlerinin kenar mahallelerinde çok zor yaşam koşulları altında işçilik yapıyor.

Tüm bunların sorumlusu “tek dişi kalmış canavar”, bu tabloya rağmen son birkaç asırdır ilerleme ve aydınlanma illüzyonuyla sömürgeci geçmişinin ve zorba günlerinin günahlarını aklıyor, örtbas ediyor.

Bu da yetmiyor; bir de üste çıkıp, tahtına oturduğu medya krallığından ekonomiden siyasete, tarihten edebiyata, kültürden sanata, dini meselelerden ahlaki değerlere kadar birçok konuda dünyanın bütün ‘öteki’ ilan ettiklerine arsızca, utanmazca, pişkince ‘gelişme’, ‘insanlık’, ‘erdem’ ve ‘etik’ mamulleri satarak, psikopat bir katilin suçu maktule atan pişkinliğiyle yalan söylemeye ve suyu bulandırmaya devam ediyor.

Pek tabi ki içinde yaşadığımız mümbit coğrafya da bu toplumsal değer aşınmasından nasibini alıyor. Zira kendini evrenin merkezine yerleştirerek kendisi dışında tüm kültürleri reddeden gelişmiş(!) batı, bütün dünyayı kasıp kavurduğu yetmezmiş gibi iştahlı bir köpek balığı gibi her fırsatta bizim sahillerimize de vuruyor.

Peki, yenilgiyi kabullenip (diğer dindaşlarımızın yaptığı gibi) tasımızı toprağımızı toplayarak gidecek miyiz yoksa her karışı şüheda kokan bu mümbit coğrafyada o kutlu mirasın şahitleri hatırına da olsa “Rabbin bizden bir umudu var” diyerek, yarınlar daha güzel olacak umudunu besleyerek direnecek miyiz? Bugün asıl turnusol bu bence.

Kabul ediyorum!

Bir kum tanesi olup çölün derdiyle dertlenmek, yani tek başına insanlığın kanayan yaralarını pansuman etmek gibi kara bir sevdaya tutulmak tıpkı Hz Nuh(as) gibi karada gemi yapmaya talip olmaya benziyor.

Öyle ya, herkes kuruşuna kadar hesaplı davranırken “hasbi” davranmak; herkes dalgasına bakarken, dalgalarda batanların imdadına yetişmek için gecesini gündüz etmek; uykusunu dışardaki yangınlarla yitirmek, “kıl beşi, bitir işi” zihniyetinden kurtulup, “kul olmak kesmez, dost olmak lazım” diyerek insanlığın yükünü yüklenmek günümüz insanı için akıl karı mıdır?

Dalga geçenler, dudak bükenler, bıyık altından alaycı tebessümleriyle kendilerini tatmin edenler, kendi haline bakmayıp sözüm ona “acıyanlar” ise işin cabası.

Peki neden salt kendini kurtarmak varken başkası için sancılanır insan?

Bu farkındalığa Freud “olgunlaşma” diyor ama bunun irfanımızdaki dili “kemale ermek” ya da daha amiyane bir tabirle “olgunlaşmak” olsa gerek.

Zira yaşanmışlık, adanmışlık ve sanırım en çok da aldanmışlıklarınız sizi öyle bir seviyeye taşıyor ki;

O seviyeden sonra “manevi kalpazanlar” veya “gönül haramileri” olarak tanımladığım samimi olmayan hiç kimseye hiçbir şekilde ihtiyacınız kalmıyor.

Hayatın sadece bir “seda bırakmak” ve size ayrılan sürede “ne kadar iyi işler yaptığınızı” belirlemek amacı ile verilen bir süre olduğunu anlıyorsunuz.

Gölgesi ömrünüze düşen aile kavramı (ve sanırım zürriyetinizin devamı, sizden sonraki amel defterinizin kâtibi evlatlarınız) daha çok ön plana çıkıyor.

Gaye ve hedefiniz artık içinde yaşadığınız toplumun belirlediği “itibar” değil, sıkı sıkıya sarılarak biriktirdiğiniz değerlerinizin toplamı kişiliğiniz oluyor. Bu yüzden isminizin önündeki etiketler umurunuzda dahi olmuyor.

Fiyatlar değil, değerler ilgi alanınıza giriyor ve ruh köklerinize, sizi siz yapan dinamiklerinize daha çok sarılma ihtiyacı hissediyorsunuz.

Ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu ve yaşam denen yolculukta aslında hemen her şeyin mutlak bir bitişe kodlandığını ihmal ettiğiniz vücudunuz, diyetini isteyerek ve sizi hastane kapılarına mecbur ederek hatırlatıyor.

Riyakâr, samimiyetsiz, yaşamlarını yalan üzerine bina eden insanları çok daha çabuk keşfediyor ve onlardan sessiz sedasız bir şekilde uzaklaşıyorsunuz. Onlar, nasıl bir değer kaybettiklerinin farkına çok daha sonra varıyorlar ama size geri dönmeye çalıştıklarında isimlerini dahi anmak istemiyorsunuz.

Yaşamın “elalem ne der?” putuna tazim edecek kadar uzun olmadığını, aslolanın “önce ve mutlaka” kendine değer vermek olduğunu ve aslında tüm dertlerinin dermanının da kendi içinizde yeşerttiğiniz gönül coğrafyanızda olduğunu fark ediyorsunuz.

Bu yüzden de gürültülü ortamlardan, gürültülü insanlardan, gürültülü fikir ve ideolojilerden, hamasi nutuklardan adım adım uzaklaşıyorsunuz.

Elinizdeki zaman ipine tane tane sabır boncuğu dizebilmeyi ise eninde sonunda öğreniyorsunuz. Bu da yaşamı hızlı değil yavaş ve olması gerektiği yaşamanızı sağlıyor ve en nihayetinde de sessizliğin bile sesini duyar hale geliyorsunuz.

Zira okudukça, anladıkça, fark ettikçe, dert ettikçe anlıyorsunuz ki;

Var olan kirli zihniyeti değiştirmek için bir öksüz ve yetimin tertemiz vicdanından dünyaya fısıldanan ilahi hitap; kız çocuklarını diri diri toprağa gömen kömür karası bir toplumdan yerdeki haşerat ezilmesin diye ayağına çıngırak bağlayan bir toplum inşa ettiyse bunun yegâne sebebi, inen hitabın muhataplarının yüreğini öpmesi ve ruhlarını kuşatması idi.

Bu hitap “iyi olmayı değil, iyi işler yapmayı; cennetperestliği değil ekildiğin yerde yeşererek bulunduğun zamanı, kaderi kaderinle kesişen mahlukatın yaşamını cennete çevirmeyi vazediyordu.

Tıpkı Hz. Nuh(as) gibi “bittim, yetiş Ya Rabbi!” demeyi hak edecek kadar koşan, soluğu tükenene kadar durmayan, varını yoğunu ortaya koyup “İşte, hepsi bu!” diyen kaç fani var dünyada bilmiyorum ama tam da bu noktada tek ipliğini çekince kırk yaması dökülecek pejmürde bir bohçayı andıran hali pür melalimizle sormak lazım;

Tahrif edilmesi ilahi beyanla güvenceye alınan ve indiği çağı inşa ederek çağlar üstü bir medeniyeti ihya eden aynı hitap, bugün her tarafta gürül gürül okunmasına rağmen yaşam ve zihin konforlarımızı bozup bir zihniyet değişimine sebep olmuyorsa sebep gırtlaktan kalbe inmeyen imanımız değil midir?

Bunların farkında olmayanlar mı?

Onlar, İblis’in tebessümlerini süslemek adına umutsuz!

Koşanlar ise su geleceğine dair “şüphesiz umutla” gemisini yapmakla meşgul!

Kalemi emanet bilenlere selam olsun!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Pusula Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Pusula Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Pusula Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Pusula Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.