Kebap Yerleşkesi (Küşleme Kebaphan), Taksim’in hatrına

 Minnet Hudâ’ya devlet-i dünya fenâ bulur

Bâkî kalır sahife-i âlemde adımız

 Bu defaki mekan değerlendirme yazımızda, pek bilinen bir yeri yazmaya ve tetkik etmeye çalışacağız. Açıkça söylenmeli ki az sayıda istisnaları olmak üzere mekan değerlendirme yazılarımızda, Türkiye çapında bilinen mekanlar yerine daha dar bir çevrede bilinen mekanlara yer vermeye çalıştım daima. Ama madem ki çoğunuzun şehir dışından arkadaşı geldiği zaman yahut şehir dışından Gaziantep’e döndüğünüz zaman ilk gittiğiniz mekan. Küşleme Kebaphan, öyleyse bu mekanı değerlendirmenin elzemliği muhakkaktır.

 Küşleme Kebaphan, Organize Sanayi Bölgesine giden yol üstünde yer alan ve üstelik kebap amacına özgülenmiş hayli büyükçe ve masraflı bir binanın içerisinde yer almaktadır. Çok kalabalık olmadığı müddetçe park yeri sorununuz olmakla birlikte araba haricinde makul bir ulaşım yolu da mevcut değildir. Bina gözü fazla yormasa da yapaylığı ve bayalığı aşikar olup mekanın iç dekorasyonunun ise, zaman zaman dozu kaçırılmakla birlikte asgari düzeyde estetik olduğu söylenebilir. Tabiri caizse eskinin saf ve kuru bir taklidi, yeni ve bozuk bazı estetik savuntu ile birleşince ruhsuzluk arz-ı endam etmektedir.

Hijyen konusunda herhangi bir kusura rastlamamakla birlikte servis kalitesi açısından da tatmin edici bir sonuç meydana gelmektedir. Gerek masaya servis edilen klasik mezeler gerek çorba, gayet lezzetli ve tüketilebilir bir haldedir. Ne var ki, lahmacunları için üst düzey bir başarının varlığı mevcut olmamakla birlikte vasattan daha iyi bir performans varlığından söz edilebilir.

Mekanın yapısal kusurları haricinde, en büyük eksilerinden ilki fiyat politikasıdır. Aşırı uç düzeydeki (her ne kadar bina ve “üst bir tüketim” sergisinin varlığı iddia edilse de) fiyat politikaları bu şehrin kelli felli mekanlarının dahi üstündedir.

 Diğer büyük bir eksi ise, personelinin müşteriye olan alakasızlığı, samimiyetsizliği ve kusur kabul etmeden getirilen yanlış siparişin tüketilmesinin talep edilmesidir. Bambaşka bir lezzet sunduğu iddiası olan ve tasarımın dahi buna göre yapıldığı bir mekanda, şüphesiz personel kalitesi daha iyi olmalıydı.

Zengin bir menüsü olan Küşleme Kebaphan, bir kebap ustası baba ve iki oğlu tarafından işletilmekte olup lezzetlerinin tetkikine geçmemiz gerekmektedir. Bizim tükettiğimiz ürünler arasında en sevdiğimiz şey hiç şüphesiz fıstık kebabı oldu. Az yağlı ama gayet lezzetli kıyma kebabına doğru oranda yedirilmiş fıstıklar sayesinde, yemek yeme sizin için bir keyif haline gelecektir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, her ne kadar dışarıda kuşbaşı kebabı yemeyi nadiren sevsem de menülerinde yer verdikleri soslu kuşbaşıları bugüne kadar yediğim en iyi soslu kuşbaşılarındandı. Gayet sulu ve yumuşak olan kuşbaşı kebabına ek olarak Gaziantep’in bir diğer lezzeti olan simit kebaplarını mümkün mertebe iyi yapmaya çalışmış olmakla birlikte, yapısı gereği kurumaya elverişli simit kebabını pek yakmamaları da kendileri için bir marifet sayılmalı. 

Küşlemeleri ise eski lezzetinden yoksun olmakla birlikte sanırım en büyük kusur, küşlemenin elde edildiği hayvan kalitesinin sayı çokluğu ile birlikte düşürülmesi ve yanlış pişirilme taktiği mevcudiyetidir. Bu şehirde daha iyi küşleme yenilecek mekanlar varken ismi içerisinde küşleme adı bulunan bir yerin daha iyi olması gerekmektedir. 

Tatlıları açısından ise katmerlenin ortalamanın üstü sayılabileceğini belirtmekle birlikte, havuç dilimlerinin gayet lezzetli ve doyurucu olduğunu ama buna rağmen midede herhangi bir hazımsızlığa mahal vermediğini belirtmeliyim.

Çok uzun süredir değerlendirmeyi reddettiğim bu mekana, şehir dışından gelen arkadaşlarım için elimde seçenek kalmadığı yahut nadiren olsa da kendi vaktimi öldürmek için gideceğimi söylemekten de kaçınamayacağım.

Mekan değerlendirme yazımızı bitirdiğimize göre bu yazımızın esasını teşkil eden konuya, yani yakın zamanda vuku bulan 13 Kasım 2022 Taksim meselesine eğilmemiz gerekmektedir.

Bu yazımızda herhangi bir bilgi belgeye yer verilmeden (ne var ki görmek isteyenler için deliller ayan beyan ortadadır), sadece bir birey gözünden bazı şeylerin nasıl görünebileceğini anlamaya çalışacağız.

Patlama sonrası yaşanan olayların gelişimine hatta bugüne kadar süregelen siyasilerin beyanatına dahi sanıyorum ki hepimiz, en azından kulağımıza çalındığı kadar vâkıfızdır.

Hatta pek yakın bir tarihte devlet başkanı zatın, arkasındaki Kadına Yönelik Şiddete Karşı sloganına kinayeli şekilde eşlik edercesine ve hatta dikte eden efrada has bir anlamlı tebessüm ile “…yavrumuzun kanını yerde bırakmayalım derken aynı zamanda sandıkta da bırakmayalım.” söylemi aslında olayın ucunun nerelere nasıl dayandığını anlamamız için hayli külfetler ortaya koymaktadır.

 Elbette olaya tüm parametreleri ile hâkimiyetten mahrum olmanın eşliğinde seçim öncesi bir süreçte kimin cumhurbaşkanlığı koltuğuna yürüyeceğinin gayet belirsiz olduğu bir zamanda, ekonomik buhran başını almış giderken devlet yöneticilerinin halkın muhakeme gücü ile alay edercesine beyanlarda ve hareketlerde bulunduğu, dün devletçe karalanan şeyin bugün en mukaddes ilan edildiği, Kürt meselesinin üstüne tekrar dikkat gösterildiği, sınır ötesi operasyonlar gündemdeyken ve dahi aynı zamanda siyasi lideri tutuklu ve uzun bir süredir taşlanan bir partinin saf dışı edilerek pazarlığın terör örgütü safına taşındığı ve hatta saldırıyı yaptığı iddia edilen failin ülkenin mevcut hükümet koalisyonu partilerinden birisinin ilçe başkanı ile görüşme yaptığı bir esnada, çok düşündürücü bir şekilde 2015 Seçimleri için yıllardır patlamayan bombaların aniden patlaması gibi 2023 Seçimlerinin arifesinde de 8 yıldır tüm azameti ve haşmeti ile ayakta olan kolluk kuvveti, istihbarat gücü ve sair diğer devlet teşekküllerinin acziyet içerisine düşerek bomba patlatılmasının engellenememesi, saldırının kim veya hangi sıfatı taşıyanlarca yapıldığına ilişkin ne yazık ki mahkemeler vasıtasıyla dahi olsa teskin edici bir cevaba ulaşılmasına engeldir.

Belirttiğim üzere mahkemeler vasıtasıyla dahi saldırı için doyurucu bilgilere sahip olma şansına sahip değiliz, keza (bir başka tartışma konusu olmasına rağmen) adalet sistemimiz ve mahkemelerimiz; zat-ı âlilerinin de içinde yer bulduğu devlet denilen organizmaya hesap sorabilecek, devlet denilen organizmadan bilgi yahut belge talep edebilecek ve dahi bu konuya ilişkin bağımsız bir karar verebilecek durumda değildir.

Ne de olsa bizim gibi geri kalmış toplumlarda kendisini birey ve topluma rağmen önceleyen devlet, kendisini varlığın en muhkem sebebi olarak görmektedir. Bu görünün aksi ise ancak serbest bir düşünce ortamının varlığı ile kanıtlanabilir olmasına rağmen herkesin dillendirdiği serbest düşünce, ifade özgürlüğü ve hatta siyasal ve piyasasal özgürlüğün varlığının, en çok hangi organizma için tehdit ettiğini basit bir muhakeme ile tespit edebilmekteyiz.

Devlet dahil hiçbir organizma kendisini olduğundan zayıf hale getirecek bir durumun varlığına müsamaha göstermezken bireyler ve Türkiye gibi geri kalmış toplumlar devletin güçlenmesini ve varlığını, tiranlık halinin varlığına rağmen aymazlıkla kabul etmektedir.

Unutmamalı ki birey ve toplum; devletlerin, yasal olsun ama olmasın örgütlerin (devletin de aslında bir örgüt olduğuna yönelik ayrı bir tartışma konusu ilerleyen süreçte neşredilecek olup son zamanlarda çokça dillendirilen T.C.-P.K.K. ilişkisinin kapsamı da başka bir zamanda tartışılacaktır) ve diğer devasa kurumların arasında vuku bulan amansız harpte savunmasız, garantisiz ve öngörüsüzdür.

 Birey ve toplum bu harpte kendisine dayatılan şartların, düşünüşlerin, zorlamaların, fikirlerin ve olguların yekununu akıl süzgecinden geçirmeden kabul etmekten imtina etmelidir. Şayet ki akıl süzgecinden yoksun iseniz o zaman yapmanız gereken, sırf insaniyet namına dahi olsa bireyin ve toplumun felaketine sebep olan bu harpte, hangi tarafa ait olursa olsun mevcut olan kayıpları elem ve acı ile karşılamanız gerektiğidir. İşte bu noktada akıl edemeyenler adına dahi var olması gereken adalet sistemi ve mahkemelerin, devlet organizması tarafından bastırılması ve içselleştirilmesi halinde toplumun nasıl susturulduğunu hep beraber görmekteyiz.

 İlgili dönemde derli düzenli bir tepki göstermekten aciz olan toplum yerine tüm tepkileri göze almış az sayıdaki bireyin konuşması ise, fevkalade güçlü organizmaların zor ve belki de meşru olduğu iddia edilen kuvvet vesaiti ile yaşam hakkı tehdit edilerek engellenecektir.

Ve yine eklemek gerekir ki “…yavrumuzun kanını yerde bırakmayalım derken aynı zamanda sandıkta da bırakmayalım.” söyleminin anlamını biraz irdelediğimiz vakit seçim sürecinde ve bilhassa sandıklardaki seçenekler arasında da bombayı patlatan tarafın olduğu yahut seçimin karşıt güruhuna yaşatılacak bir hezimetin bombayı patlatanlara karşı ağır bir tepki olduğu anlaşılabilecektir. Bu noktayı üç ayrı ihtimal dahilinde biraz daha tahlil etmekte fayda bulunmaktadır.

İlk ihtimalde, meşru olduğunu iddia eden (ama bana göre sadece işlevselliğin mevcut olduğu zaman varlığına tahammül gösterilebilecek) devletin, bombalı saldırı düzenleyen güruhun seçimdeki karşıt güruhlardan biri olduğunu yahut karşıt seçim güruhunun bombayı patlatanlar ile ciddi bağı olduğunun tespiti halinde karşıt seçim güruhuna seçimde tepki gösterilmesini beklemesi değil karşıt seçim güruhunu bilfiil dağıtması gerekmektedir; aksi halde, bireyin korunmasına, güvenliğine ve devamına ilişkin işlevselliği de tükenmiş devleti failed state olarak tenkit etmek işten bile olmayacaktır. 

Bir diğer ihtimal ise, seçimin karşıt güruhunun bombayı patlatanlar ile herhangi bir ciddi bağı olmamasına rağmen; sırf seçimden galibiyet ile ayrılmak isteyen ve her türlü zafer getirici ihtimale ilaveten bu toplumun aymazlığını da gayet iyi okuyabilen devlet başkanı zatın, bomba neticesinde ölen çocuğun kanını kullanarak seçim propagandası yapması ise zaten hepimizi dehşete sürüklemelidir.

En korkuncu ve zikretmekten dahi geri durmaya çalıştığım (ama varlığına tüm yüreğimle inandığım) bir diğer ihtimalde ise, devlet organizması bireye bırakın işlevsel şekilde yardımcı olmayı direkt düşman olmakta ve birey aleyhine ama devlet ve müesses nizamın varlığının lehine, bireylerin canlarıyla zar atabilmektedir. Böylesi bir ihtimalin ise sadece düşünce alanında kaldığı ve elde yeterli delil bulunmadığına yönelik bir savuntu, gafletin daniskasıdır.

En son mesele ise failin durumuna ilişkindir. Her türlü hukuki düşünceden münezzeh olacak şekilde, bayağı ama aklıselim bir birey kisvesine girdiğimiz vakit şunu düşünmekten geri durmamalıyız: Ne yazık ki ortada bir saldırı ve can kayıpları var, ama bu saldırıyı kimlerin ne şekilde ve hangi kirli çıkar ağlarına hizmet ederek tertip ettiğini bilmiyoruz; üstelik bize aşılanmaya çalışılan düşmanlaştırma, sağduyusuzlaştırma, ötekileştirme ve nefret söylemine karşı itidalimizi korumamız gerektiğidir. 

Ayrıca olayın planlanışı ve hatta failin kaçış süreci dikkatle incelenirse, failin devlete karşı değil ama bireye karşı olan bu saldırısı için uzmanlık gerektirecek kadar eğitilmediğini de fark edebiliriz.

Yani korkusu ve aldığı canların psikolojik tahribi üstüne yapışmış kadının fotoğrafını, etkisiz hale getirilme ve eziyet gördüğü videolarını, dayaktan ve diğer kötü muameleden mütevellit çökmüş vücudunu ve gözlerindeki ifadesizliği topluma aleni şekilde olsun veya olmasın yaymak; insanlığa, itibara ve hatta toplumu planlı bir gareze sevk etmeye yönelik eylemli hasımlıktır.

 Daha önceki bir yazımdan bir pasajı buraya eklemekte konu bağlamında fayda görüyorum. “Adaletle intikamı karıştırdık, vicdanı nefse mağlup ettirdik. Müstahak dediğimiz şeyin nereden kaynaklanması gerektiği bahsinde yanılgıya düştük. Göze göz dişe diş adaletinin karşı taraf zarar aldığı için uygular ve can yandığı için can yakar hale geldik. Hülasa testiyi kıran kızı testiyi kırdığı için dövdük.”

Ne yazık ki yazının yazıldığı günden bu yana bir arpa boyu yol almayı bırakın, var olan çetrefilli ve tehlikeli hali sorgulamaktan dahi aciz hale gelerek geri gitmişiz.

Unutmayın, bu kirli ve çirkin harpte (iç dünyasında bir harpten ziyade danışıklılık hissi veren bu harpte) devlet gibi organizmaların kontrolünde olan sevk yollarında değil; bireyin ve toplumun muhakkak yararına doğru olan yollarda, sorgulayıcı bir bakışla ilerleyin. Zira muhatap olduğumuz devlet ve devlet gibi organizmalar tahayyülümüzü zorlayacak kadar büyük kudrette ve kurumsallıkta olduğu için, yapılması gereken en doğru şey onlara karşı yoğun bir şüphecilik ve ihtiyatla yaklaşmak olacaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Aykut Demir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Pusula Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Pusula Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Pusula Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Pusula Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.