DAVA KENDİNİ DOĞURMA DAVASI- 2

İyi, güzel, doğru, hak ve hakikat adına ne varsa; sevgi, şefkat, rahmet, merhamet ve en çok da adalet adına ne varsa yaşamayıp sadece dillendirdiğimiz için mi eğriye ve yanlışa olan bu aşkımız yoksa sırf Rabbin ihtişam ve kudretini görebilmek adına birer nimet olarak verilen gözlerimizi külfete çevirip onun bunun şunun ayıp, günah ve kusuruna odaklanmak daha mı kolayımıza kaçıyor!

Olmaz dediğiniz o kadar çok olmazı, yapmaz dediklerinizin ihanetini, gitmez dediklerinizin kalleşliğini o kadar derin yaşıyorsunuz ki şaşırmak giderek uzaklaşıyor alıp verdiğiniz her nefesle.

İşte bu yüzden de “dünya eksildi” diyorum her fırsatta…

Sözün erdemine sahip insanlar azaldıkça, doğruluğun paha biçilemez bir hazine olduğu gerçeğini unuttukça, günü kurtarmak adına söylediğimiz yalanların ardı arkası kesilmedikçe, kendimizi olduğumuzdan farklı gösteren maskelerin altında huzurlu hissettikçe tüketiyor, tüketiyor, tüketiyoruz.

Hem kendimizi hem değerlerimizi hem maneviyatımızı hem de en yakın çevremizden başlayarak tüm dünyayı.

Üstelik hep bir “haklılık” edası içinde.Karşımızdakinin hak ve hukukunu hiçe sayarak.

Hep “haklı” olma edası içinde kıvranan birileriyle de “hakkı kaldırmak” imkânsız hale geliyor ve kendinizi bu kez yalnızlığa, o derin sessizliğe, içinizin Hira’sına terk ediyorsunuz.

Evet, insan en çok da böyle demlerde  -milyonların içinde de olsa-  yalnız kalabiliyor. Çünkü bu noktadaki yalnızlık yanında kimsenin olmaması değil, seni anlayacak kimsenin olmaması.  O an kendini çok kalabalık bir mezarlıkta “tek canlı” gibi hissediyor insan.  Sen doğruyu görüyorsun ama etrafındakiler seni gördüğünü görünceye kadar bu yalnızlığı bir yaşam biçimi olarak seçiyorsun.

Bu münzevi sessizlikte ise aslında yaşamanın “biliyorum” zannının konforundan hiçbir şey bilmediğini fark etmenin ızdırabına doğru hızla yürümek gibi bir şey olduğunu farkediyorsun. Çünkü yanıla yanıla, acıya acıya, kanaya kanaya öğreniyorsun; bildiğinin yanıldığına bile yetmediğini. Zamanla bilmeyle yarışmaktan vazgeçiyor, bilmediklerinin bildiklerinden çok daha fazla olduğunu bilmeye başlıyorsun.

Her şeyin iyi olması için, kendimi biraz daha iyi bir insan eylemeye gayret etmekten başka bir şey gelmezken elinden bu tefekkür deryası içinde kulaç atarken de düşünüyor, düşünüyor, düşünüyorsun!

Varlığımız birlikte olduğumuz insanlara safa mı, cefa mı? Yanımıza gelenlere kalbimizden zehir mi ikram ediyoruz muhabbet mi?Yük mü alıyoruz, yük mü oluyoruz?

Zira yaşanmışlıkların bir başkasına nasihat etmenin müthiş keyfi dururken, kendine söz dinletebilmenin muazzam ızdırabına talip olmanın ancak seçkinlerin kârı olduğunu öğretiyor; hem de kafana vura vura.

Oysa ki aslında dava kendini doğurma davası.İçine hicret edip oradaki kiri, pası, kini, öfkeyi, nefreti buğzu ve adaveti temizleme davası.

Ama biz kirli bir saraya padişahın misafir olmayacağını bile bile o kirli paslı kalplerimizle üzerimize zerrece toz kondurmuyor; bizim gibi düşünmeyeni kovuyor, istemediğimiz gibi davrananı haklıyor, dilemediğimiz şekilde söz söyleyenin dilini koparacak kadar küstahlaşıp Allah’a kul olduğumuz vehmi içinde ömür tüketiyoruz.

Çivisi her geçen gün biraz daha çıkıyor dünyanın ve biz bu yozlaşmayla birlikte mukaddeslerimizi de, aidiyet hislerimizi de, doğrularımızı da, mesuliyet duygumuzu da, suallerimizi de bir bir yitiriyoruz. Öncelikle kendimize, fikrimize, insanımıza sonra ait olduğumuz manevi mirasa, tarihimize, coğrafyamıza düşman oluş serüvenimiz böylece başlıyor.

Bu noktada da hiç kimse tarafından eleştirilemeyecek kadar mükemmel, herkesi eleştirebilecek kadar bilgili insanlar olduğumuz vehmine kapılıyoruz.

Tembelliğimizi de, kolaycılığımızı da, öğrenilmiş çaresizliğimizi de göremiyor; ezberlerimizi bir tarafa atamıyoruz. Hamasi nutuklarla cûşa gelince de bütün meselelerimizi hallettik zannediyoruz. Düşünmek istemiyoruz, çünkü hatalarımızdaki sorumluluk payımızla yüzleşmek ürkütüyor bizi, tefekküre niyetimiz, muhasebeye çapımız, mücadeleye gayretimiz yok!

Kendimizi kandırmaktan vazgeçmek güzel, karanlığı fark etmek iyi, ışığın yanması gerektiğini dert etmek âlâ, peki biz bu işi nasıl çözeceğiz?

Sanırım anlatmayı bırakıp anlamaya çabalayarak.           Tebliğden vazgeçip temsil ederek.

İlkin kendimizi, sonra çevremizi, sonra tüm yaratılanı ve en sonunda da kainatı okumaya başlayarak.

“Emanet” bilincini iliklerimize kadar işleyeceğiz.Aldığımız nefesin dahi bize ait olmadığını içselleştireceğiz.

Böylelikle eşya üzerindeki tasarruf hakkımıza bir hudut koyacak, şekil ve üslûbu büyük bir ciddiyetle sorgulayıp Müslümanca bir okuyuş üzerinden yeniden tanımlamaya mecbur hissedeceğiz. Kapitalizmin vahşi, sekülaritenin cazip, modernitenin ayartıcı davetine kendimizi tatmin yollu bir reaksiyon yahut vicdanımızı rahatlatmak için bir tavır olsun diye değil; Müslüman olduğumuz için, başka türlüsünü yapmaya hakkımız olmadığı için, yerlerin ve göklerin Rabbine kul olduğumuz için bunu yapmaya mecbur olduğumuzun farkına varacağız.

Bir annenin kayıp evladını aradığı gibi, bir oruçlunun iftar anında suyu araması gibi, bir hastanın şifa aradığı gibi, bir âşığın asırlardır görmediği sevgilisini köşe bucak aradığı gibi tüm yaratılmışa hizmet edebileceğimiz vesileleri arayacağız böylelikle.

Borçlunun borcuna kendi borcumuza koşturduğumuz gibi koşacağız.  Hastanın tedavisi için kendi hastalığımıza derman arar gibi uğraşacağız. Boynu büküğün yüzünü güldürmeye, açın karnını doyurmaya, yoksulun sofrasına katık olmaya, yetimin yüreğine dokunmaya, talebenin yetişmesine, garibin işinin hallolmasına uğraşarak tüketeceğiz ömür dediğin çileyi.

Kimbilir işte belki o gün ama sadece o gün kavuşacağız gerçek huzura…

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Pusula Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Pusula Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Pusula Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Pusula Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.